14/9/2009 - Tutunamayan(lar)**

Konuya kısa mitolojik bir öyküyle başlayalım;
Yunan klasik çağında, tapınaklardan birinde bir olay meydana gelir. Olay şöyledir: Bir gece Zeus’un heykeli kırılmış olarak bulunur. Tabii bu durumdan halk hiç hoşnut olmaz. Tanrıların öç almalarından korkarlar. Şehrin tüm caddelerinde, suçlunun, hakkettiği cezaya çarptırılmak üzere yargıçlar önüne iletilmek için derhal ortaya çıkması gerektiği duyurulur. Fakat ortaya kimse çıkmaz. Bir hafta sonra yeniden bir heykelin kırılmış olduğunu gören halk, tapınakların çevresine konuşlanır. Sabahtan, akşama kadar nöbet tutarlar ve suçluyu yakalarlar. Halk suçluya sorar: “Nasıl bir son bekliyor seni, biliyor musun?” Neşeli bir tavırla cevap verir: “Evet, biliyorum,” der, “Ölüm bekliyor beni.” “Ölmekten korkmuyor musun? “Korkuyorum elbet.” “Öyleyse cezası ölüm olduğunu bildiğin suçu neden işledin?” “Hiç kimse beni tanımaz; ben hiç kimseyim. Bütün yaşamım boyunca da hep hiç kimse olarak kaldım. Hiçbir zaman varlığımı kanıtlayacak, beni başkalarından ayıracak bir şey yapmadım. Öyle bir şey yapayım ki dedim, insanlar beni tanısınlar ve unutmasınlar. Ancak unutulan kimseler ölür. Bence ölüm, ölümsüzlüğe ödenen küçük bir bedeldir.” Yukarıdaki öykü Lajos Egri’nin “Piyes Yazma Sanatı” adlı kitabının başlangıcı. Egri, “Hepimiz ilgi çekmek içi çırpınır dururuz. Önemsenmek, ölümsüz olmak isteriz.” der ve şöyle devam eder: “Güzel ve yararlı bir şey yaratabileceğimiz gibi, başka şeyler de yaratırız; sözgelimi, acılar, üzüntüler gibi.” Egri’nin sözlerine şunları eklemek istiyorum: Bazıları “ölümsüzleşmek” uğruna, adının yıllarca dillerde dolanması adına, değerlerini, yaşamını, hattâ kişiliklerini kaybederler. Çünkü, ürettikleri tanınmayı ya da saygı duyulmayı hak etmez ya da hak etse de kendi saygılarını kendi dilleriyle tarumar ederler. Tanınmak uğruna halkın değer verdiği heykelleri ve tüm üretimleri yok ederek isimlerini anılmasını dilerler. Egri: “Her insan doğuştan gelme yeteneğine bir çıkış yolu bulmak gereksinimindedir,” der. Yani yazmak içinizden geliyorsa, yazın; resim çizmek içinizden geliyorsa, çizin; fotoğraf çekmek içinizden geliyorsa, çekin… ama şunu da unutmayın: varolan yetenekleriniz doğrultusunda işler ortaya çıkarırsınız. Numune örnekler çıkartmak yerine, “ben oldum” yerine, daha iyisi için çabalamak gerekir. “Ben oldum” sözü belki de sanatın içinde yer almaması gerekiyor; çünkü bunu söyleyenler aslında hiçbir şeyi olmayanlardır. Sadece kendilerini ve çevrelerini tatmin etmek uğruna savaşan kimliklerdir. Bunların ne cepheleri vardır ne de yetenekleri! Oğuz Atay tutunamayan(lar)’ı mizahi üslûpla tanımlar: “Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsan boyunda olanları bile vardır. İlk bakışta, dış görünüşüyle, insana benzer. Yalnız, pençeleri ve özelikle tırnakları zayıftır. (…) Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duyusu zayıftır. Filden sonra, din duygusu en kuvvetli olan hayvan olarak bilinir.” Atay’ın mizahi bir üslûpla anlattığı tutunamayan(lar), toplumumuzda sıkça görülen tiplerdir. Özellikle sanat alanında çok fazla olup, tutunmuş kişileri de alaşağı etmeye çalışırlar. Bunlar sadece kendi iktidarlarına güvenir, kendi sözleri dışında söz tanımazlar, kendi doğruları mutlaktır. Aynı zamanda, talip oldukları işleri başkaları yaptığı zamanlar da bir ânda o işin karşında olup, engellemeye çalışırlar. Bu canlı türleri çok üretmeyen, ürettiklerini de cam fanus içinde saklayıp dokundurmazlar. Ellemeye kalkanları, koruma kanatlarını açarak engellerler. Egri’nin dediği gibi ölümsüzleşmek isteyenler, bu uğurda ellerinden geleni yaparlar; ama yaptıklarının başkalarına zarar verdiğini düşünmeden. Üretmek isteyenlerin önüne bilerek engel oluşturarak… Bu yazıya başlarken aslında temel konum, “ölümsüzleşmek”ti. Yani bu uğurda insanların neleri göze alacağını sizlere aktarmaktı. Maalesef yazının içeriği ölümsüzleşmek çabasında olanların çevreye verdiği rahatsızlıklar ve zararlar oldu. Hep ben! Hep bencilik, bizleri sanatsız bir ortama doğru sürüklüyor. Özellikle de tiyatroda deneysel işler yapanları “ne yaptığı belli olmayanlar” olarak nitelendiren tutunamayan(lar), kendi yapamadıklarını ya da varolmayan yetenekleri doğrultusunda çabalayıp bir şey yapamadıklarını görünce yapanların üzerine atlarlar ve acımasızca yerden yere vururlar. Aynı zamanda yeniye ve yenilikçiliğe karşıdırlar. Dilin gelişmesinin bile önündedirler. Üretmezliklerinden dolayı üretenlere karşı çok serttirler. Yıllarını bu uğruda harcayanları değerleri yokmuş gibi silip atma gereksinimlerindedirler. Ancak tutunamayan(lar) hayata böyle tutunur. Ne uğruna savaştıklarını bilmeden! Hangi cephede olduklarını bilmeden! Akan kanın betimlemesini bile kendi çıkarları doğrultusunda insanlara yansıtıp, kendi kanlarıymış gibi gösterirler. Onlar, tutunamayan(lar)dır. Pençeleri güçsüz ama dilleri uzundur. Ölümsüzleşmek uğruna, üretenlerin önünü kesmeye değer mi? Oluşturulmuş sanat yapıtlarını, düşüncelerin, sanatinsalarını hiçe saymaya değer mi? İnsanlar ürettiklerinle yaşarlar. Kiminin adı bir okulun ismi olarak kazınır tabelaya, kiminin adı bir hastanede odasının kapısında çivilenir, kimimi de ürettiği bir sanat yapıtıyla insanların zihnine kazınır, kimisi de senelerini halkın bilgilenmesi ve öğrenmesi uğruna çabalarıyla tüm zihinlere kazınır. Tabii bazı isimlerde ölümsüzdür; başta Hitler olmak üzere insanları katledenler diktatörler, darbe yapan generaller akıllardan hiç çıkmazlar. İşte bu tutunamayan(lar) türüne girenler insanların zihinlerinde ölümsüzleşmiştir! Ama unutulmasın ki bu isimlerin çoğu nefretle anılıyor –tabii bazı tutunamayan(lar) bu tutunamamış(ları) zevkle ve mutlulukla anarlar.– Evet yazabiliyorsanız yazın, çizebiliyorsanız çizin… Ama yaptıklarınız üretenlerin önünü kapamasın! Herkes yeteneği doğrultusunda işler ortaya koyar. Unutmayın ben haykırabildiğim için haykırıyorum! Bir başkası da düşünebildiği için düşünsün! E, şöyle demiştik, pençeleri zayıf olanlar tutunamazlar! Bu yazı neyi anlattı? Ne çıkarmak gerekiyor bu yazının sonundan? Koskoca bir HİÇ?! Küçük bir hiç?! Ya da tutunmaya çalışanların mücadelesi mi?.. Tutunmaya çalışanların tutunamayanlara karşı mücadelesini mi? Ee ölümsüzlüğe ne oldu? “Bence ölüm, ölümsüzlüğe ödenen küçük bir bedeldir.” Erdemli bir yaklaşım… Ölümsüzlüğe ödenen küçük bir bedel… Ürettikleriniz… Sonuç: Tutunmayaçalışangillerin, ölümüzleşmekuğrunayıkıpdökenler’e karşı mücadelesi… İşte bütün mesele bu! Ozan Akgül
** Bu yazı yasaklanan Tiyatro Oyun dergisinin "12 Eylül özel sayısı"nda yayınlanmıştır.
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/6/2009 - Gelecek için Metinler/ Eflâtun Kuşlar
(Resim, Ufuk Badioğlu)
“Kuşlar özgürlüğün temsili midir?” “Kuşlar değil, aldıkları yol özgürlüğün temsilidir.” Kuş misali yılladır yolların özgürlüğünde dolanıyorum. Kâh şurası kâh burası, devinen dünyaya ayak uydururcasına özgürlüğü soluyorum. Kimi zaman kum tanelerinin üzerinde biriken gözyaşlarıyla dolu bir sahilde uyanıyorum, kimi zaman da kumulların içinde dalıyorum uykuya. Özgürlük bu mu sizce? İstediğin zaman istediğin yerde olmak mı? İstediğin kum tanesine dokunarak, kuzey rüzgârının yıkacağını bile bile çakıl taşlarından evler yapmak mı? Rüyalarımda, dehlizlerin içine sıkışmış çocukluğumu yaşıyorum. Sararmış kâğıtlardan gemiler yapıyorum. Ağaçlar önümde eğiliyor, toprakla yıkanıyor yüzüm, gözlerim yaşarıyor ince bir kum tanesinin acıtmasıyla tenimi. Çocukluğumu nehirde yüzdürüyorum, sararmış kâğıt bir gemiyle… Uçmak… Okyanusun üzerinde uçsuz bucaksız. Binlerce metreden bulutları şehirmişçesine solumak. Uçsuz bucaksız yolculuğun korkusunda taşıyorum şehrimsi bulutları. Camımın önünden geçen martıları hayal ediyorum. Götürüyorlar beni toprağa, tarihi zulümle yıkanmış toprağa! Eflâtun kuşlar eşlik ediyor. Sesleri tırmalıyor kulakları. Onlar bağırdıkça alçalıyoruz, bulutlar kayboluyor, şehirlerim ellerimden kayıyor, uçsuz bucaksız suların korkusuyla yüzleşiyorum. Kuzey rüzgârı taşıyor bedenimi bucaksız diyara, gözyaşlarımın izlerini barındıran kum taneleri yağıyor yüzüme… Eflâtun kuşlar yok oluyor, rüzgâr sert esiyor, okyanus, derinliğe çağırıyor beni. Sonsuzluğun tatminkâr hissi kaplıyor içimi. Ölüm bu mu, bilmiyorum. Ağaçlar eğiliyor önümde, sonsuzluk artık bedenimde. Eflâtun kuşlar yeniden geliyor, çıplak bedenimin yanında alaycı bir tavırla bakıyorlar yüzüme ve içlerinden biri: “Aldığın yol özgürlük” diyor. Hepsi bağırıyor aynı notanın çığlığıyla. Tek tek yollarına uçuyorlar.
Ozan Akgül
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
22/5/2009 - Gelecek için Metinler/ Yılmayan

Özgürlüğüme yeniden kavuşmanın heyecanı sarmıştı. Yıllardır uzak kaldığım evime yeniden dönüyordum. Aylardır, “tam zamanı” diyerek geçirdiğim günler, nahif yıllarıma nazire yaparcasına sessizce gülüyorlardı. Yıllar… Sanki hiç varamayacakmışım gibi gelen “evime” soluksuzca ayak basıyorum. İçimde biriktirdiğim özlemimi, sevgimi paylaştığım insanlarla karşılaşınca daha fazla duyumsayacağımı zannediyordum. Yanılmışım. Evim sandığım, aslında evim olan yer, yabancılaştığım bir toprak parçasından başka bir şey değildi. Geceleri serinliğine hapsolduğum parkın yerinde göğü soluyan binalar bulunuyordu; âşık olduğum o kaldırım, bir mezar sessizliğinde üzerinden geçecek insanları bekliyordu; düz bir yoldan vardığım, çiçeklerin kokularıyla büyülendiğim, sessizliğin hüsranını duyumsadığım ümit tepem, şimdi düzleştirilmiş ve sindirilmiş bir çorak araziden başka bir yer olmamıştı… Zamanın değiştirdiği mekânlar, insanları aynı yerinde bırakmış. Acımasızlık, hoşnutsuzluk, sevgisizlik… unutulmuş bir şiirin mısraları gibi, tat vermiyor artık. Dünün izleri, aşüftenin kaldırım üzerinde umursamazca bıraktığı teni gibi. Bir gazeteci havaalanında, “bu dünya için ne yapıyorsunuz” dedi. Sustum ve dünümü hatırladım. Hırçın bir çocuğun âni düşünceleri içindeki saflıkla üzerine atıldım, gözlerine dakikalarca baktım. “Evet hiçbir şey yapmadım”, dedim. Sebepsizce çorak zindanlarda ışığa hasret tutsak olduğum günlerde de bana bu soru sorulmuştu: “N’aptın dünya için?!” “Hiçbir şey yapmadım!” Çünkü yapmama izin vermediler… Akşamın eğreti rüzgârına teslim olmak için çabaladığım yarım metrekarelik yerde, “bu dünya için ne yapabilirdim?!”, dedim. Susturulmuş kimliklerin değerlerini yeniden kazanmaları için savaştığımda, dünya için işte bunu yapıyorum demiştim, yetmedi; saatlerce tüm duyularımın tecrit edildiği mecralarda zihnimin içinde bu düşünceleri söküp almak istediler! Yetmedi; benim hür vicdanımı prangalayıp, kör zindanlarda çürütmek istediler! Yoksulluğun, açgözlülüğün, zorbalığın, insafsızlığın, duyarsızlığın kol gezdiği bir mekânda, “yapamazsınız, bunları yapmanıza izin vermeyeceğim” dedim diye, günlerce karanlığın kurşunî ellerine beni sürgüne gönderdiler. “Henüz cevabı bulunmamış onlarca soru var” dedim, günlerce bu sözü bana unutturmaya çalıştılar! Evet… Ben dünya için hiçbir şey yapmadım. Dünde de yapmadım, gelecekte de… Mücadelemin zamanı “şimdiki zaman”! Yapıyorum… Duraksamıyorum… Evime döndüğümde her yer değişmişti. Martılar umutsuzluk içinde çatılardaki evlerinde içlerini çekerek ağlıyorlardı. Cılız toprak yeniden varolacakmışçasına, delişmen rüzgârı tüm cesaretinle kabul ediyordu. Yeni bir gün doğdu. Aynı her şey; düşlerim, adımlarım, dudağımdaki kıpırtılar, ümidim ve yalnızlığım… Hiç değilse üç yıl verin bana. Sadece üç yıl!.. Gökyüzünün eflâtunî kollarında, toprağın susuz kıyısında… Ama izin vermiyorlar. Üç yılı çok görüyorlar bana… Bu dünya için, üç yıl yeter bana!..
Ozan Akgül
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
27/4/2009 - Gelecek İçin Metinler / Kaldırım Ânı

Dar bir kaldırımın birbirine yaklaştırdığı insanlar. Gözler, ne kadar canlı ve yakın. Yüzler ne kadar da belirgin. Gülüşlerin samimiyeti nasıl da belli, dar kaldırımın güneşli yüzünde… Olmak istediğim yer neresi, diye sorarım; ama ben o gün bu soruyu sormadım, çünkü olmak istediğim yerdeydim; varmak istediğim limandaydım. Bulunduğum ân, geçmişin bana armağan ettiği bir gülücüktü; sıcak, içten, belirgin ve sonsuzluğun ürpertici sesi gibi… Herkes bana şunu saracaktır: “Nerdesin, neden hâlâ kaçıyorsun?” Yo, hayır… kaçmıyorum. Ben varmak istediğim limana ayak basmak istiyorum. Ama o ân, belki de yaşamımda bu kadar mutlu olduğum ân, o limana ulaştım. İçinden hiç çıkmak istemediğim, zamanın sadece bizi diri tuttuğu, diğerlerini yani sizleri dondurduğu ânı, geleceğe taşımak istiyorum. Biliyorum, zaman kavramını yine karıştırdım. Şu ân yani kalemimin ucundan dökülen kelimelerin oluşturduğu ân, benim şimdiki zamanım, “kaldırım ânı” benim geçmiş zamanım. Ve ben sizin için geçmişten bir yazı yazıyorum; ama gelecekte okunmak üzere. Geçmişi, geleceğe taşıyorum. Aslında hep bunu yapmıyor muyuz? Geleceği, geçmişin kalıntılarıyla doldurmuyor muyuz? Neden ânlarımızı… örneğin kaldırım ânını, geçmişte bırakmıyorum? Neden o zamanı, şimdiki zaman yerine geleceğe taşıma çabasındayım? Çünkü dostlar, o ân benim için, benliğimin, ruhumun ve de kalbimin özgürlüğe kavuştuğu ândı, “yeniden” diyebileceğim tümceleri kurmamı sağlayan ândı. Sessizce denizin üzerinden süzülüp vardığım limanımı, geçmişte bırakamam! Geçmişi terk edemem; o ân, yaşandı ve bitti, diyerek küçümseyemem! Olağanca duyumsamak ve her daim anımsamak istiyorum. Biliyorum dostlar, yine bir girdaba kapıldığımı düşüneceksiniz. Nereye gittiğimi bilmediğimi, söyleyeceksiniz bana. Belki de haklısınız, hattâ kesinlikle haklı olabilirsiniz; ama şunu unutmayalım: geleceği belirleyen geçmişte ve şu ânda (“şu ân” benim için geçerli olmalı) yaşadıklarımızdır. Gelecek, bir ânda “ol” deyince olmuyor! Çoğu zaman tasavvurlarımızın yansımasıyla oluşuyor. İşte o kaldırım benim geçmişimdi, geçmişimde yaşadığım bir olaydı. Tecrit edilmemiş bir mecra… özgür duyguların kol gezdiği bir mecra… Sadece yalnızlıkların unutulduğu, kuşların üzerimizden salındığı, şehrin gürültüsünün duyulmadığı, insanların yüzlerinin daha da anlamlı kılındığı, hafif engebesi olan, çıkıntısız, bir kaldırımdaydık… İşte o ân(yani kaldırım ânı), geçmişimde temelini atmış olduğum geleceğim olabilir. Şu ânda yazdıklarım (ki bu size geçmiş zamandan gelen bir yazı) dünümde yaşadıklarımdı. Kim bilir, dünün, geleceği benim için gizdi. Dün güzeldi, huzurluydu; dün seveceğim ve dün âşık olacağım… Ya geleceğe ne oldu, diyorsunuz… Biliyorum, haklısınız… Dünden kurtulamadığım bir geleceğin yazgısını taşıyorum. Ya da hep dündeyim ve öyle kalacağım. Geleceğim de hep “dün” olacak. O kaldırım hep “dün”de kalacak ama ben de orada olacağım: Dünde! Kurtulmak istemediğim dünümde. Hiç bitmesini istemediğim dünümde… Ozan Akgül
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
15/4/2009 - "Doğum" Adlı Oyunum Yeni Tiyatro Dergisi'nin Bu Ayki Sayısın

Arka kapaktan:
(...)
"Doğum, Ozan Akgül'ün yazmış olduğu ikinci oyundur. Bu oyunu Bulunmaz Tiyatro'da yazarlık çalışmalarına devam ederken kaleme almıştır.
Yazarın oyundaki çıkış noktası, kendi çevremiz dışında devinen yaşamın bizde yarattığı etkilerdir. Savaşlar her zaman silahların gücüyle değil, yarattıkları korku ve çaresizlikle, anne karnındaki bebeklerin bile canını almaktadır. Bu bağlamda oyunda, savaşın yaratmış olduğu koşullarda seçim yapmak zorunda olan bir ailenin dramı yansıtılır.
Yazarın bu oyun dışında, ilk oyun denemesi olan Esarete Dönüş ve Doğum oyunundan sonra yazmış olduğu Ecü ile Mecü adlı oyunları da bulunmaktadır. Aynı zamanda, öyküler ve eleştiri yazıları da yazan Ozan Akgül'ün Doğum oyununu, Yeni Tiyatro Dergisi'nin "Erbil Göktaş Oyun Kitaplığı'ndan" serisi içinde yayınlamaktan mutluluk duyuyoruz. Bu seri içerisinde dünya klasiklerinden, çağdaş yabancı yazarlardan, Türkiyeli ustalardan olduğu kadar, genç yazarlardan da oyunlar yayınlamayı sürdüreceğiz. "
Oyundan ufak bir kesit:
Adam: (Bir an.) Hayat ne kadar saçma değil mi?
Kadın: Kısmen… Adam: Bence tamamen… Doğumla ölüm arasına sıkıştırılmış ufacık bir yaşam… (Yaptığı işi bırakır. Boşluğa bakarak konuşmasını sürdürür.) Bu ufacık yaşam içinde de hep mutlu olma çabası. Bize dayatılan mutluluk oyunları… Ve bununla kalmayıp kendi mutluluğumuz için başkalarının mutluluklarını elinden alırız. Aslında, birinin elinden aldığımız hatta çaldığımız mutluluk, çoktan çaldığımız kişinin ruhunda sönmüştür. Uzaktan bize o kadar parlak ve çekici gelir ki, içerisine girince ne kadar sönük ve yapay olduğunu görürüz. Ama yine de ısrarla duyumsamak isteriz; yıldızların aldatıcı parlaklığı gibi… Evet şu ânda, şu beşiği yaparken çok mutluyum… Kendi çocuğumun yatacak yerini ellerimle inşa ediyorum… Peki o mutlu olacak mı? Kendimizi mutlu etmek için habersizce dünyaya getirdiğimiz kişi yaşamında mutlu olacak mı?.. Bilmiyoruz… Kim bilir, o da bizim gibi mutluluk oyunu oynamaya devam edecektir. Eşsiz insanlar olarak, şu ufacık yaşamlarımızda oyun oynamaya ısrarla devam edeceğiz. Birilerinin mutluluğu için, birleri bedel ödeyecek… Sonra sıra bize gelecek…
Düzeltme:
"Yeni Tiyatro Dergisi’nin 10. sayısında kitap eki olarak verilen Doğum adlı oyunumun 38. sayfasında, Turgut Uyar’ın "Göğe Bakma Durağı" şiirinden dört mısralık bir alıntı yapılmıştır. Kitabın editörlüğünü yapan Erbil Göktaş’a göndermiş olduğum dosyada bu alıntıyı belirtmiştim. Fakat baskı aşamasında bu gözden kaçırılmış, dipnot olarak belirttiğim alıntı, kitabın baskısında yer almamıştır. Bu hatayı herkesle paylaşmayı bir borç bilir, kendi adıma özürlerimi sunarım. "
Ozan Akgül
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
27/3/2009 - Eylül'ün Nefesi

Sert bir rüzgâr savursa bizi
Bilmediğimiz, duymadığımız diyarlara Karanlıklar içinde kalsak ikimiz Işığımız olsa yüreğimiz, kandil misali Yine üşütse bizi Eylül’ün nefesi Sarsam tenini yüreğimle sımsıcak Son nefesimizi korkmadan vereceğimiz bu terk-i diyarda Kıskanırcasına bağıran martılara inat.
Eylül, '08 Ozan Akgül.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/3/2009 - Aşk Yaraları
“Aşk sizi çağırdığı zaman, onu izleyin, Yolları zorlu ve dik olsa da. Kanatları sizi sardığı zaman, ona teslim olun, Tüyleri arasında gizlenmiş kılıç sizi yaralayacak olsa da.” H.Cibran
I.
1941 yılı… Haziran ayının sonlarıydı. Alman panzerleri kuzey sınırı geçip Barbarossa Harekatı’nı başlatmışlardı. Çok sert geçen bir sıcak çatışmanın içinde yaklaşık yirmi iki gün kaldım. Yoğun bombardımandan kaçarak Smolensk yakınlarındaki bir tepeliğe sığındım. Çevresel şartlar çok kötüydü. Yanımda su, yemek adına hiçbir şey kalmamıştı. Konuşlandığım yerde uzun bir zaman kalamazdım. Çünkü Alman orduları bizi dışa doğru çekip, Moskova’ya ulaşmaya çalışıyorlardı. Artık ülkenin vahametini değil, kendimi düşünmeye başlamıştım. Bir an önce bir şeyler bulup, karnımı doyurmalıydım. Üstümü başımı karıştırdım, sırt çantamı yere döktüm ama nafile, beni yaşatacak hiç bir şey bulamadım… Çantamdan düşen parşömen gözüme takıldı. İnce kırmızı bir kurdele ile sarılmıştı. Hâlsiz bedenim yere eğilip parşömen parçasını alacak güce sahip değildi. Dakikalarca baka kaldım. Ve gücümü toparlayıp kırmızı kurdeleli parşömeni açtım. Bir mektuptu ve çantamda ne işi vardı? Bir taşın kenarına oturup parşömeni yavaş yavaş açtım ve incelemeye çalıştım. Mektup, Veranka’dandı…
“ Sevgili Zverkov,
Aslında bunu yazıp yazmamak konusunda çok tereddüt ettim. Bilirisin ne yazmak hünerimdir, ne de konuşmak. Gözlerimdir kedimi ifade ettiğim şeklim, bunu çok iyi birlisin. Senle güzel günlerimiz geçti, bunları derinlemesine anlatmama gerek yok. Çocukluğumuzdan beri birbirimize olan yakınlığımız bizi bu günlere kadar getirdi. Başta da belirttim gibi elime kâğıdı-kalemi alıp almamam konusunda kendimle çok çeliştim. Ve sonunda sana bu mektubu yazıp çantana koymaya karar verdim (çantanda koydum diye kızma, sana kendi elimle sunacak cesarettim yoktu)
Zverkov, sana olan aşkım kelimelerle ifade edemeyecek kadar büyüktür.(İnan ki, kelimeleri iyi kullana bilseydim seni etkileyecek süslü cümleler kurardım) 41 Nisan’ında sana evlada diyemedim. Çünkü yapamazdım. Orduya katılıp bir daha geri dönüp dönmeyeceğin belli olmadığı için yapamazdım. Sakın bunu kendi geleceğim, kendi huzurum için yaptığımı düşünme. Sadece seni düşündüm… Öğrenimi bırakıp ve saklanamayıp ne olursa olsun vatanın için orduya katılacağını söyleyince, ben sana engel olmazdım. Senin aklını karıştıramazdım-umarım şimdi karışmamıştır- Sözümü fazla uzatmayacağım. Sadece seni sevdiğimi bil, bu bana yeter. Ne olursa olsun seni bekleyeceğim. Bunu unutma… İlk sevdiğin kadın, Veranka”
II.
1943 yılı… Ocak ayının sonlarıydı. Almanların eline esir düşeli iki yıldan fazla olmuştu. Aslında yaşadığım için şükretmeliyim, çoğu arkadaşım gözlerimin önümde katledilmişti. Ben ise şanslı olanlar arasındaydım, yaşıyordum, esirde olsam, prangalanıp işkence de çeksem, yaşıyordum. Tabii beni böyle bir durumda ayakta tutan şey, Veranka’ydı. Ona kavuşacağım günün hayalini kurarak esir altında yirmi yıl kalmaya razıydım. Birkaç kere mektup göndermeyi denesem de, başarılı olamadım. Alman askerleri izin vermedi. Ben yazdım onlar yaktı, tekrar denedim, tekrar yazdım, bu sefer parmaklarımı yaktılar…
Hayat şartlarım o kadar zordu ki, üç günde bir dağıtılan ekmeyi idare etmek ve çaldırmamak için elimden geleni yapıyordum. Bedenim yitik, ruhum sönük, gözlerim puslu… Bunların yanında da kalbim doluydu, Veranka oradaydı, benim en temel besin ve yaşama kaynağımdı. Gönderemediğim mektupların çoğunu sakladım -tabii alevlerden kurtara bildiklerimi- İlk yazmaya çalıştığım mektup, ona ulaşsaydı daha da mutlu olacaktım…
“ Canım,
Senin yazdığın o mektubu görünce, yaşamım değişti. Evet şu anda esirim. Fakat bu çok önemli değil, çünkü senin sevgin ve sabrın beni yaşamda ayakta tutuyor. Senin yanına geleceğim. Yeniden, birlikte olacağız. Hayallerimizi birlikte kâğıda döküp, sonrada çocuklarımıza okutacağız. Ben iki çocuk istiyorum; biri erkek biri kız…Erkek bana benzesin, kız da sana… Ama yaşayacakları sevgileri de bize. En yakın zamanda kavuşacağımıza inanıyorum. Seni seviyorum… İlk sevdiğin adam, Zverkov
III.
1945 yılı.. Mayıs ayının başıydı. Rus orduları Berlin’e girmiş ve Hitler’i devirmişti. Artık özgürlük zamanıydı. Esir tutulduğumuz yerden kendi yurttaşlarımca kurtulmanın heyecanını yaşadım. Evime dönecektim. Esaretim sonra ermiş, artık hayallerimi gerçekleştirebilecektim. Bunları bile düşünmek beni bulutların üzerine çıkarmıştı. Tabii vücudum eskisi gibi değildi. Zor yürüyordum. Bedenimde tanımlamayacağım birkaç yara vardı. Orduyla birlikte gelen sağlık ekibine gösterdim. Onlar da pansuman yapıp üzerini kapadılar.
Eve dönüş zamanı gelmişti. 41 yılında ayrıldığım yurduma dört yıl sonra geri dönüyordum. Bunun verdiği heyecanın yanında Veranka’nın göstereceği tepkiyi de çok merak ediyordum. Bir an önce Moskova’ya varmak, ailemi ve Vera’cığımı kucaklamak istiyordum.
45 Haziran’ında evimdeydim. Beni küçük kasabamızın girişine kadar askeri araç bıraktı. Hırpani olmuş üstüm, beni çok güçsüz gösterse de, dimdiktim. Evimin kapısını heyecanla çaldım. Annem karşıladı beni. Boynuma sarıldı ve ağlamaya başladı. Hemen bana çay ve yiyecek bir şeyler getirdi.
Şaşkınlığımızı üzerimizden attıktan sonra. Anneme, Veranka’yı sordum. Sustu. Uzunca bir zaman gözlerini benden kaçırarak, sustu. Cevap vermek istemiyordu. Suskunluğu aslında bir cevap gibiydi, anlamamı bildiğim bir cevap… Israr ettim, yalvardım… “Öldü mü?” dedim. “Benden saklıyorsun” dedim…Yerinden kalktı ve yanıma oturdu, anlatmaya başladı. Sesi o kadar titriyordu ki, müdahale etmesem, konuşması için diretmesem, ağlayacaktı. Sonunda ağzından kelimler dökülmeye başladı:
“Zverkov. Sana nasıl anlatacağım bilemiyorum. Senden umudumuzu kesmiştik. Tanrı’ya şükürler olsun ki buradasın. Neler yaptın, neler başından geçti sormayacağım. Senin gelmen yeter bana. Sakın sözümü kesme! Veranka evlendi. Bir de oğlu oldu. Zverkov, o çantanda bulduğun mektubu ben yazdım. Daha doğrusu zorla Veranka’ya yazdırdım. Senin küskün bir şekilde ölüme gitmene göz yumamazdım. Veranka senden orduya katılacağını duyduğun gün vazgeçmişti. Bunu sen de biliyorsun. Ruhunu, sevgini buralardan kaçırmak için savaşın ortasına attın kendini. Belki mektubu okumasaydın, seni ayakta tutacak hiçbir dayanağın olmayacaktı. Umut seni yaşattı, sahte olsa da yaşattı. Seni karşıma çıkardı…”
Yıkılmıştım. Bu sözleri duyduktan sonra, esirken keşke diri diri yaksalardı diye haykırdım!!
“Aşk sizi çağırdığı zaman, onu izleyin, Yolları zorlu ve dik olsa da. Kanatları sizi sardığı zaman, ona teslim olun, Tüyleri arasında gizlenmiş kılıç sizi yaralayacak olsa da” bu sözler hep yaşamımdaydı. Ne olursa olsun aşk’ın sesi bir yerlerden kulağınıza çalınırsa, sonucu ölüm bile olsa gidin. Yılmayın. Ama anladım ki aşk’ın tüyleri arasına gizlenmiş kılıç, beni tâ en başında yaralamış. Kan kaybettiğim hâlde aşk umudunu kesmemiş, beni bugüne kadar taşımış…
Yaralar tüm vücudumu sardı. Ölümüm yakın belki. Birkaç doktora gösterdim, yorum bile yapamadılar. Ben de yaralarıma bir isim buldum "aşk yaraları". Bana savaştan ve Veranka’dan kalan naçizane yaralar(!)
IV.
1946 yılı…
Bu yazımı sakın Veranka’ya okutma anne. Sakın! Onu geldiğim günden beri görmedim ve görmek istemiyorum. Ona söyle bana acımasın. Ben hâlâ esirim, dönmedim, öyle kabul edin. Ve senden de o acı sözleri duymadım. Bu yılı çıkarır mıyım bilmiyorum. Savaş dinmedi, içimdeki ateş sönmedi…Yaralarım canımı çok yakıyor… Ama onlar naçizane hediye bana, örtmeyin sakın üstlerini, sakın!
Kuzey rüzgârı tarumar etse de “…” tepesini, orda olmak istiyorum. Tek başıma, aşk yaralarımla, sonsuza dek… Bari bunu çok görmeyin bana!
Not: Bu hikâyeyi izlemiş olduğum II.Dünya Savaşı belgeseli sonun da ortaya çıkmıştır. İsimler gerçek olmasa da, yaşanan olay anlatılan şekilde yaşanmıştır.
Şubat ‘08
Ozan AKGÜL
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
13/2/2009 - İnanmak yeter mi sevgi için, aşk için?..
Buz gibi bir mekânda otururken, bir ânda düşlediğiniz sıcak kumsalın kumlarının üzerine serili hissedebilirsiniz kendinizi. Betimlediğiniz bu düşü, hayatınızın bir parçası yapma gereksimi duyarsınız. Belki de, çıkmazımızda yarattığımız bu “düşlü” yeni dünya, o ânda yaşam sıvımız kadar gerekli kılınır bedene; yaşanması gerektiği için; karşılıksız belki de; uyuma gereksinimi kadar doğal gibi gözükür hislerimizde. İnsan hayallerine ulaşamayınca, hayal kurmaktan vazgeçer mi? Yahut, hayal zannettiği şeyin gerçek olduğunu idrak edince ve bundan dolayı da acı çekmişse de, hayal kurmaktan vazgeçer mi?! Sevgiyi, aşkı karşılıksız olarak götürmek bir hayal midir? Yoksa, bunu başaramamanın korkusuyla pes etmek midir? Yanında olamadığınız bir insanı sevebilir misiniz? Onun gözlerinin içine bakmadan, sadece onu düşünerek sevgimizi sürdürebilir miyiz? Karşılık verme duygusunu, yalnızca düşlere indirgeye bilir miyiz? Graham Greene: “Tanrı’yı görmeden seviyorlar, ben de onu görmeden severim,”diyor. Bu kadar inançlı bir sevgiyi ruhumuzda canlandırabilir miyiz? Zor gibi gözükse de, aslında “inancın” telkini, bizleri düşünmediğimiz, hatta gerçekleşmesini ummadığımız olaylara, gerçek olgularla yaklaşmamızı sağlar. Sevginin yahut aşkın, tek taraflı birer yaşanası duygu olduğunu ve karşılık beklemeden, bir ömür sürdüğünü, telkin edebiliriz ruhumuza. Tanrı’ya inanır gibi birine bağlı kalarak, benliğimize, inancımızın telkin etmesiyle, soyut bir düzlem üzerinden ulaşabiliriz. Tensel bir temasın olmadığı bir soyut mecrada, duyguların daha temiz yahut daha gerçekçi kaldığını düşleyebiliriz. Her gün ona kavuşma duygusunu duyumsayarak (inançlı bir insanın, Tanrı’ya kavuşacağı günü beklemesi gibi) ömrümüzü bu duyguyla idame ettirebiliriz. Asıl olan, bu duygudan bir karşılık beklememektir. Ne verdiğinle, ne aldığın arasında derinlemesine bağı, söküp atmaktır. Terazinin kefeleri gibi, hep dengede durma isteğiyle, bir sevgiyi ruhta taşımak imkânsızdır. Zira, bunun bir denge işi değil, ruhun, istemsiz bu duygudan beslenmesidir. Uzaklaştıkça biteceği sanılan sevgi yahut aşk, aslında ruhumuzun istemsiz beslenmesinden yoksun kalmaktadır; ancak bunu bir inanç temeline yerleştirdiğimiz zaman, istemsiz beslenmesiyle ruh, manevi bir doygunluğa ulaşır. Bir adın zikredilmesi, doygunluk için yetebilecektir. Samuel Beckett: “Eğer aşk, insanın acısının bir işleviyse, dostluk korkaklığın işlevidir,” der. Beckett, acının arayışının aslında, aşkın sonunda belirdiğini anlatmaya çalışır. Yani bir hissin başlangıcı, bir duyguyu sonlandırır. Gereksinim, burada ruhun istemsiz nemalanmak istediğinin göstergesi gibidir. Dostluk ise, korkumuzun ortaya koyduğu bir tahayyülüdür.
Aslında çoğumuzun “aşk” olarak nitelendirdiği his, bilinç altımızda zamanında kurgulayıp özenle yerleştirdiğimiz bir dosyadan başka bir şey değildir. Bu dosyanın içeriğinde, görmek ve hissetmek istediğimiz kelimeler ve imgeler yer alır. Benzer biri karşımızda çıktığında, “işte o” diye telkin ederiz ruhumuza. Asıl aşkın, varlığından haberdar bile olmamışızdır aslında; ama ısrarla onda yakaladığımız, kelimeler ve yarı imgeler, bizim âşık olmamız için yeterli olacak kanıtlardır!
Sevmek, aşık olmak, inanmak… bunlar soyut bir zemin üzerine inşa edilen olgulardır. Ellerimizle biçim veremediğimiz bu duygulara, ancak zihnimizin telkinleriyle yön verebiliriz. Bu yüzden, inanmak istediğimize inanır, âşık olmak istediğimize âşık oluruz. Belki de, “insan, müziği ruhunda hissedebilmesi için âşık olmadır” diyerek, bir gereksimi ortaya çıkarırız.
Gerçek aşkın ne olduğunu söylemek belki de çok güçtür. İnsanların ruhları da, parmak izleri gibi eşi benzeri olmayan bir niteliğe sahiptir. Aynı acının içerisinde hep birlikte ağlasakta; aynı mutluluğun içinde hepimiz gülsekte, aynı ruhları taşımıyoruz. Acı için ağlayanlar, belki de ileri de yaşayacağı kendi acısına şimdiden ağlamakta; gülenler ise acılarını yahut hüzünlerini gizlemek için gülmektedirler. Bilemeyiz; ama kendimizi ve çevremizi kandırıp kandırdığımızı, ancak ve ancak kendimiz bilebiliriz.
Bazen de, “birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık, ama her şeyi olduk” diyerek, Goethe’nin hislerini tadabiliriz. İşte hesaplanmamış bir “şeyin” istemsiz devinimdir bu; plânsız ve telkinsiz…
İnanırsak, birine dokunmadan, nefesinin rüzgârını tenimizden hissetmeden sevebiliriz. Betimlediğimiz bu histe belki, masum ve temiz aşkı yakalayabiliriz.
Ozan AKGÜL
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
13/2/2009 - Theope'ye Dair
 Var olmayan bir ruhu, var olmayan bir tutkuyu, kendi çevremizde yaratmak. Ulaşılmaz, dokunulmaz, dünyada herhangi bir muadili bulunmayan bir olguyu var kılmak.
Kimi zaman, "gerçek" dediğimiz yaşam içerisinde, gerçeğe ters düşecek devinimler sergileriz. Kendi zihnimizde betimlediğimiz bir ruh yaratırız. Bu aşamada beden önemsizdir. Ruhun niteliği önem arz eder. Bu ruhta, dünyamız içerisinde yer alan her şeyden bir zerre de olsa bulundurmak isteriz. Etrafımızda devinen yaşama rağmen, gerçek yaşam olgusunu bir kenara bırakıp, tasavvurumuzun yönlendirmesiyle oluşturduğumuz bu ruhu, tüm cihana karşı savunuruz; hiçbir karşılık beklemeksizin.
Seçimlerimiz yazgımızdır. Seçilen ise, yön verdiğimiz hayattır. Bazen de seçmek zorunda bırakıldığımız hayat, bir oyun oynar bize.
Theope: Coşkun Büktel’in büyüleyici oyunu
Bir yanda oyuna adını veren Theope; Menoikeus’un titizlikle işlediği bir ruh ya da kendi duygularını soyut düzleme aktarmaya çalıştığı bir heykel. Diğer yanda şehri yıkmaya çalışan Argos orduları ve kurtuluşun tek anahtarı, Theope'ye tutkun Menoikeus. Oyunun önemli repliklerinin temsilcisi Kâhin Teiresias, şehri savaştan kurtarmanın tek yolunun, Menoikeus’un kendi rızasıyla surlardan aşağıya atlaması olduğunu söyler. Menoikeus, âşık olduğu Theope'nin peşinde yıllarca koşmuş, sonunda onu bulmuş ve ömrünü ona adamaya karar vermiş. Herkes, Menoikeus’un ölmesini ister; çünkü şehrin kaderi onun ölümünde gizlidir. Çünkü Kâhin Teiresias öyle buyurmuştur. Fakat Menoikeus, Theope’yi şehre tercih etmektedir. Onun için yaşam, Theope’dir.
Coşkun Büktel’in yazdığı çağdaş tragedya Theope, hayata karşı yaptığımız seçimleri derinlemesine düşünmemize neden oluyor. Başkalarının istediği kaderi değil, bizim seçtiğimiz "kaderi" yaşamamız gerektiğini anıştırıyor; Menoikeus’un surlardan atlayarak ölümü tercih etmesiyle; bu ölüm tercihini, şehri kurtarmak için değil; sevdiği kadının "gerçek" ruhunu öğrendiğinde, kendi kaderinin yolunu kendinin seçmesiyle, oluşturulan ezberi bozuyor.
Yaşamımızda tasavvur ettiğimiz onca şeyin, gerçekte yeri olmadığını görünce, hayal kırıklıkları kol gezmeye başlar benliğimizde. Seçtiklerimiz, bizim atadığımız ruha sahip değillerdir. Ne kadar kendimizi kandırırsak kandıralım, "gerçek", her zaman, yolumuzun üzerinde bir engel olarak ayağımıza takılır. Birine atadığımız ruh, aslında bizim ruhumuzdan bir başka bir şey değildir. Sevginin, iktidarın, acıma duygusunun, ölümün, ağlamanın... miktarını bizim ölçütümüzce yaşamak isteriz; ama sonuç istediğimiz gibi olmaz; yaşam, bunu yapmamıza asla izin vermez.
Coşkun Büktel, aşkın eksenine topladığı öyküsünde, iktidar hırsını, kâhinin gözünden aktarıyor. Oyunun son satırlarında, kâhine çömezlik yapan karakterin ağzından dökülen sözler, temayı çok iyi bir şekilde yansıtıyor:
.........."Siz kehanetlerinizi kendi iradenizle, kendi yaptırım gücünüzle gerçekleştiriyorsunuz. Bence siz kehanette bulunmuyor, emrediyorsunuz. Geleceği haber vermiyor, geleceği belirliyorsunuz."
Büktel, günümüz dünyasındaki iktidar hırsını da, Theope'de apaçık ortaya koyuyor. Çünkü dünyayı, kendi istedikleri şekilde belirlemeye çalışanlar, önce kehanette bulunuyorlar ve herkesin bu kehanete inanmasını sağlamaya çalışıyorlar. Sonra, inananlar (inanmasalar da, inanmış rolü yapanlar) geleceğin değiştiğini sanıyor. Kimin gözünden? İktidar hırsına bürünmüş kimliklerin acımasız gözlerinden!
Theope, farklı olayların çevresinde gezen ve bu olayları okuyucuya, sıkmadan yansıtan ve herkesin bu oyunda kendinden, ailesinden, sevdiklerinden ve hatta ülkesinden çok şey bulacağı bir yaşam yapıtı.
Ozan AKGÜL
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/1/2009 - Yansımalar
Yansımalar… Ne kadar gerçeği yansıtırlar? Ya da neden salt gerçek yerine, yansımaya bakmayı tercih ederiz? Gerçeğin yapaylaştığı noktada acaba hangi imge zihnimizi yokluyor: Gerçeğin salt yansıması mı, yoksa yansımanın içinde yakaladığımız gerçek mi? * Bir restoranın canıma bakıyorum. Kısmen içerisi gözüküyor. Dış yüzeyde kendimi ve arkamdaki Marmara’nın bulanık suyunu görüyorum. Hemen başımın üzerinde Galata Kulesi’nin belli belirsiz şekli duruyor. Uçan martılar kadrajı güzelleştiriyor. İç içe geçmiş zaman dilimindeyim sanki. Gerçekle bağdaştırmayacağım bir harmanlama. Yaşadığımı yeniden duyumsuyorum. İmge daha da beliriyor gözümde. Restorandın içerisinde kıpırdanmalar görüyorum. İnsanlar kendilerini seyrettiğimi zannediyorlar. Hayır. Onları izlemiyorum. Zaten belli belirsiz gözüküyorlar. Israrla maviliğe, maviliğin üzerindeki çatanalara, Galata Kulesi’nin kubbesinin etrafında uçan martılara, kalabalık motor limanına ve bulanık suyun içinde yok olmaya yüz tutmuş sandallara bakıyorum. Hepsi tanıdık imgeler ama hiçbirini bu açıdan görmemiştim, gerçeğin içinde kaçırdığım bu anları hiç böyle çizmemiştim zihnimde. Gerçeği, salt yansımanın içinde buldum; bedenimin yarı imgesiyle… * İnsanlara dik dik baktığım söyleniyor. Aslında onlara değil, içlerinde barındırdıkları yansımalarına bakıyorum. Anlamıyorlar beni. Küfür edip, yanımdan uzaklaşıyorlar… Ozan AKGÜL
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Ozan Akgül... e-posta:akgul_ozan@hotmail.com
***
"Hayatı olduğu ya da olması gerektiği gibi değil, hayalimizde canlandırdığımız gibi betimlemek gerekir." Bu söz, Çehov'un Martı adlı eserindeki Treplev karakterine ait. Treplev'e, Nina karakteri, oyununda canlı kişilere yer vermediğini söyler ve bunun üzerinde yukarıdaki cümle dökülür dudaklarından. Canlı bedenlerimizde, hayallerimizi bazen haykıramıyoruz. Yazmaktan ve gerçekleri görmekten mütemadiyen korkuyoruz. Ne zaman kalpten, mürekkebe; mür
Kategoriler
Arkadaşlarım
• serkanturk • gizlidus
|